İnternette yazmak denince akla ilk gelen şey, geniş kitlelere ulaşmak oluyor. Daha fazla trafik, daha çok görünürlük, belki bir gün gelir sağlayacak bir mecra.

Global Bir “Hiç” Olmak mı, Kendi Mahallenin Kralı Olmak mı?

tarafından gönderildi

İnternet dünyasının kapısından adımınızı attığınız an, kulağınıza fısıldanan o lanetli öğütle karşılaşırsınız: Global ol.

Size derler ki; sınırları aş, dünyaya hitap et, dolar kazan, milyonlara ulaş. Çünkü Türkçe küçük bir havuzdur, İngilizce ise uçsuz bucaksız bir okyanus.

Bu vaat, bir illüzyonist numarası kadar parlak ve çekicidir. Klavyenin başına geçtiğinizde aklınızda sadece içerik değil, bir strateji savaşı başlar.

Acaba,” dersiniz, “kendi dilimde yazarak kendimi bir fanusa mı hapsediyorum?

Ben de bu soruyu sordum. Gecelerce, ekranın o soğuk ışığı yüzüme vururken, kelimelerimi hangi dilde raks ettirmem gerektiğini düşündüm.

Bir yanda 8 milyar insanın ortak dili olma iddiasındaki İngilizce, diğer yanda ana sütü gibi içime işleyen, rüyalarımı gördüğüm Türkçe.

Bu yazı, bir teknik analiz yazısı değildir. Bu yazı, SEO metriklerinin, TBM (Tık Başına Maliyet) oranlarının ve Google Analytics verilerinin ötesinde; bir yazarın kendi sesini bulma yolculuğunun dökümüdür.

Eğer siz de kaleminizle (veya klavyenizle) bir dünya kurma derdindeyseniz, anlatacaklarımı iyi dinleyin. Çünkü bu hikaye, sadece benim değil; dijital çağda kimliğini arayan herkesin hikayesidir.

Okyanusun Derin Sessizliği: Global Olma Tuzağı

Gelin, şu “İngilizce yaz, dünyaya açıl” efsanesini masaya yatıralım ve neşteri vuralım.

Matematik yalan söylemez, değil mi?

Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu İngilizce içerik tüketiyor. Pazar payı devasa. Reklam gelirleri, Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar yüksek.

Bir Amerikalı okurun sitenizdeki reklama tıklamasıyla, bir Türk okurun tıklaması arasında uçurum var. Kağıt üzerinde her şey harika.

Ancak matematiğin söylemediği, istatistiklerin gizlediği bir gerçek var: Görünmezlik.

İngilizce içerik ürettiğinizde, evet, okyanusa açılıyorsunuz. Ama o okyanusta siz nesiniz? Bir gemi mi? Bir ada mı? Hayır. Siz o okyanusta sadece bir damlasınız.

Karşınızda kimler var biliyor musunuz?

Ana dili İngilizce olan, o kültürün kodlarıyla büyümüş, esprilerini o dilin argosuyla harmanlayan yazarlar.

Milyar dolarlık bütçelerle içerik üreten dev medya şirketleri.

Ve artık, kusursuz gramerle saniyeler içinde binlerce kelime üretebilen Yapay Zeka botları.

Bu devasa gürültünün arasında, sonradan öğrendiğiniz, belki teknik olarak doğru ama “ruhu eksik” İngilizcenizle fark edilmeyi beklemek, fırtınalı bir denizde kağıttan gemi yüzdürmeye benzer.

Yazarsınız, yayınlarsınız ve sonra korkunç bir sessizlikle karşılaşırsınız. Trafik gelebilir, evet. İnsanlar sitenize girip çıkabilir.

Ama kimse durmaz. Kimse sizinle bağ kurmaz. Çünkü o dev okyanusta siz, herhangi birisiniz. İkame edilebilirsiniz. Sizin yazdığınızın aynısını, bir başkası (veya bir robot) daha iyi yazabilir.

İşte “Global olma” hayalinin bittiği yer burasıdır: Kalabalıklar içinde yalnız kalmak.

Tercüme Edilemeyen Ruh: Neden Türkçe?

Bir yazarın en büyük sermayesi nedir? Bilgisi mi? Araştırmacı yönü mü? Hayır. Bir yazarın en büyük sermayesi samimiyetidir.

Okuyucu, bilgiye her yerden ulaşabilir. Wikipedia orada duruyor. Yapay zeka her soruyu cevaplıyor.

Ama okuyucunun yapay zekada bulamadığı, ansiklopedilerde rastlayamadığı tek şey; insan sıcaklığıdır. Bir yaşanmışlık, bir itiraf, bir dertleşme.

Ve samimiyet, ancak ve ancak insanın rüya gördüğü dilde mümkündür.

Türkçe, benim için sadece bir iletişim aracı değil. Türkçe; çocukluğumun Ankara sokakları, Sinop’un hırçın dalgaları, Ankara’nın rüzgarıdır. Ben bu dilde aşık oldum, bu dilde kavga ettim, bu dilde dua ettim.

Bir yazımda “Gönül koymak” tabirini kullandığımda, bunu okuyan bir Türk okur, o iki kelimenin altındaki o ince sitemi, o kırgınlığı ama yine de vazgeçemeyişi hisseder.

Bunu İngilizceye nasıl çevirebilirsiniz? “I was offended” mı diyeceksiniz? Ne kadar sığ, ne kadar mekanik, ne kadar soğuk.

Ya da “Hüzünlü bir tebessüm” dediğimde; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o zamanın ötesine geçen ruhunu, Türk sanat müziğinin o ince kederini satır aralarına gizleyebilirim.

İngilizce yazdığımda ise kelimelerim, market raflarındaki fabrikasyon ürünler gibi dizilir. Doğrudur, düzgündür ama lezzeti yoktur.

Yazarlık, kelimeleri yan yana dizmek değil, kelimelerin arkasındaki sessizliği yönetmektir. Ve ben o sessizliği sadece Türkçede yönetebiliyorum.

İngilizce yazdığımda beynimle yazıyorum; gramer kurallarını, kelime seçimlerini düşünüyorum. Türkçe yazdığımda ise ciğerimle yazıyorum. Ve inanın bana, okuyucu “beyinden” çıkan yazıyla “ciğerden” gelen yazıyı saniyesinde ayırt eder.

İkiye Bölünen Adam: İki Dilli Blog Deneyimi

Belki aranızda hala, “Ben her ikisini de yaparım, ne var ki bunda?” diyen cengaverler vardır. Onlara kendi cephemden bir savaş raporu sunayım.

Bir dönem, “Neden olmasın?” diyerek bu maceraya atıldım. Blogumu hem Türkçe hem İngilizce yayınlamaya karar verdim. Teoride mükemmeldi: Yerelde sadık kitle, globalde reklam geliri.

Pratikte ise bu süreç, yavaş ve acılı bir zihinsel bölünmeye dönüştü.

Teknik İşkence: İşin mutfağı sandığınızdan daha kirli. WordPress altyapısında çoklu dil desteği kurmak (WPML, Polylang vb.), başlı başına bir mesai.

Hreflang etiketlerinin doğru çalışıp çalışmadığını kontrol etmek, menüleri senkronize etmek, URL yapılarını düzenlemek.

Yazar olmaktan çıkıp, sitenin tamircisi olmaya başlıyorsunuz. Yazmaya ayıracağınız enerjiyi, eklenti güncellemelerine harcıyorsunuz.

İçerik Şizofrenisi: Asıl sorun ise ruhsal. Bir yazıyı Türkçe kaleme alıyorum; akıyor, coşuyor, kendi melodisini buluyor. Sonra, “Bunu İngilizceye çevirmeliyim” dediğim an, o büyü bozuluyor.

Metni çevirmek, onu yeniden yazmak gibidir demiştik. Ama aslında daha kötüsü; onu öldürüp yeniden diriltmeye çalışmak gibidir.

Türkçe metindeki o kültürel referansları, o ince şakaları İngilizceye aktarmaya çalışırken metin sakat kalıyor. Ya anlamı koruyup ruhu kaybediyorsunuz ya da ruhu korumaya çalışırken anlamsızlaşıyorsunuz.

Sonuçta elimde ne kaldı biliyor musunuz?

Türkçe tarafında enerjisi bölünmüş, yorgun bir yazar. İngilizce tarafında ise ruhsuz, yapay, “Google Translate kokan” içerikler.

Kendimi ikiye bölmüştüm ve iki yarım, bir tam etmiyordu.

Mahallenin Kralı Olmak: Nişleşmenin Gücü

Peki, Türkçe yazmak bir vazgeçiş mi? Asla. Aksine, bu bir meydan okumadır.
Türkçe içerik havuzu, İngilizceye göre çok daha sığdır. Evet, bu bir dezavantaj gibi görünebilir ama stratejik bakan gözler için bu, muazzam bir fırsattır.

İngilizce bir konuda (örneğin “Linux dağıtımları”) arama yaptığınızda, karşınıza milyonlarca sonuç çıkar. O konuda otorite olmak için yıllarınızı vermeniz gerekir.

Ama Türkçe’de? Eğer gerçekten kaliteli, derinlikli, özgün ve insan odaklı bir içerik üretirseniz; Google sizi ödüllendirir. Okuyucu sizi baş tacı eder.

Çünkü Türk okurunun “nitelikli Türkçe içeriğe” açlığı vardır. İnsanlar, çeviri kokan haber sitelerinden, yapay zeka tarafından yazılmış ruhsuz ürün incelemelerinden, sadece tıklama almak için atılmış yanıltıcı başlıklardan bıkmış durumdadır.

Siz çıkıp da; kendi deneyiminizle, dürüstlüğünüzle, “Ben bunu yaşadım, sonuçları da bu” dediğinizde, o sığ havuzda bir fener gibi parlamaya başlarsınız.

Rekabetiniz azalır. Görünürlüğünüz artar. Ve en önemlisi, okuyucu sadakati oluşur.

İngilizce blogumda binlerce ziyaretçim olabilirdi ama hiçbiri bana “Abi şu yazdığın yazı bana ilaç gibi geldi, teşekkür ederim” diye yorum atmazdı.

Türkçe blogumda ise sayılar daha az olabilir ama etkisi çok daha derindir. Ben bir sayı değil, bir “ses” olmayı tercih ettim.

Türkçe Yazmak: Bir Tercih, Bir Duruş

Yazarlığın temel kuralı şudur: En iyi bildiğin şeyi, en iyi bildiğin dilde anlat.
Eğer amacınız sadece kod parçacıkları paylaşmak, evrensel teknik verileri listelemek ise; İngilizce yazın. Buna kimse itiraz edemez. Yazılım dünyasının dili İngilizcedir.

Ama eğer derdinizi anlatmak istiyorsanız, eğer bir sabah uyandığınızda hissettiğiniz o boşluğu, izlediğiniz bir filmdeki o detayı, çocuğunuzun yüzüne bakarken duyduğunuz o endişeyi veya umudu anlatmak istiyorsanız, eğer Baudrillard’ın simülasyon evreninde, hala gerçek kalan bir şeyler arıyorsanız: Kendi dilinize, kendi toprağınıza dönün.

Belki milyonlara ulaşamayacaksınız.
Belki reklam gelirlerinizle bir yalı alamayacaksınız.

Ama yazdığınız her satır, bir başkasının hayatında bir yankı bulacak.

Sessiz bir okyanusta boğulmaktansa, kendi kıyınızda fırtınalar koparacaksınız.

Ben, Hızlı Yazar olarak kararımı verdim. Ben bu topraklarda doğdum, bu kelimelerle büyüdüm ve bu kelimelerle öleceğim. Benim hikayem, ancak Türkçe anlatıldığında benim oluyor.

Şimdi kalem sizin, klavye sizin.
Dünyanın gürültüsüne bir fısıltı daha mı ekleyeceksiniz? Yoksa kendi şarkınızı mı söyleyeceksiniz?

Tercih sizin.

2 yorum

  1. Selamlar, iki dilde birden içerik üretmek çok yorucu oluyor. Bir dönem denedim ve dediğiniz gibi tat vermiyor. Ama gelir açısından globale oynamak da biraz gerekli gibi. Bu yüzden belki çeviriyi otomasyona hallettirmek iyi bir çözüm olabilir. Yapay zeka araçları hiç fena olmayan sonuçlar veriyor. Elinize sağlık yazı için, Türk içerik üreticisinin en büyük dilemması…. İyi yayınlar 👋

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.