Bilgisayar ekranının o soğuk beyazlığı yüzüne vuruyor. İmleç, sanki sabırsız bir kalbin ritmi gibi yanıp sönüyor.
Her yanıp sönüşte sana aynı sessiz soruyu soruyor: “Neden duruyorsun? Neden hala bir kelime bile yok? Hani sen yazardın?”
İçinde o tanıdık suçluluk duygusu yükseliyor. Sosyal medyayı açıyorsun; herkes üretiyor. Biri yeni kitabının kapağını paylaşıyor, diğeri “Bugün 5.000 kelimelik yazı yazdım” diye hava atıyor, bir başkası “Yazmazsam ölürüm” edebiyatı yapıyor.
Sense oradasın, duruyorsun. Zihnin bir çöl gibi; kurak, sessiz ve ıssız. Kendine kızıyorsun. “Tembelim” diyorsun. “Yetenegim köreldi” diyorsun. “Disiplinsizim” diyorsun.
Dur. Kendine bu haksızlığı yapmayı hemen şimdi bırak.
Çünkü sana kimsenin anlatmadığı, anlatmaya cesaret edemediği bir gerçek var: Yazmadığın günler, aslında yazının en önemli parçasıdır.
O sessizlik, o duraklama, o boşluk; tembellik değil, bir mimaridir. Bir müzik eserini düşünün; notaları birbirinden ayıran “es”ler olmasaydı, duyacağınız şey melodi değil, dayanılmaz bir gürültü olurdu.
Yazarlık da böyledir. Sürekli yazmak, gürültü çıkarmaktır. Bazen susmak gerekir ki, sonraki cümle bir senfoniye dönüşebilsin.
Bu yazıda, yazmadığın günlerin arkasındaki bilimi, felsefeyi ve bu süreci nasıl bir “suçluluk krizinden” çıkarıp “üretken bir nadasa” dönüştüreceğini en derin detaylarıyla inceleyeceğiz.
Bölüm 1: “Fabrika Ayarları”na Karşı Sanatkarın Ruhu
Modern dünya bize tehlikeli bir yalan söyledi: “Sürekli üretmelisin.”
İçerik pazarlaması guruları, SEO uzmanları, LinkedIn fenomenleri. Hepsi aynı korodan bağırıyor: “Her gün içerik gir! Algoritmayı besle! Görünür ol!”
Bu, bir fabrika mantığıdır. Bir ayakkabı fabrikasında banttan her gün 1000 çift ayakkabı çıkması başarıdır. Ama yazı, bir sanayi ürünü değildir.
Yazı, zihinsel bir doğumdur ve hiçbir doğum, “hadi acele et” denilerek hızlandırılamaz.
Kendini bir “İçerik Üreticisi” (Content Creator) olarak tanımlıyorsan, evet, her gün yazmalısın. Çünkü senin işin, dijital canavarı beslemektir.
Ama kendine “Yazar” diyorsan, kurallar değişir.
Yazar; kelimeleri alt alta dizen kişi değildir. Yazar; hayatı süzen, damıtan ve o özden yeni bir gerçeklik kuran kişidir.
Bu damıtma işlemi ise klavye başında gerçekleşmez. Klavye, sadece hasat aracıdır. Ekim, sulama ve olgunlaşma süreçleri, sen bilgisayarın başında değilken, “hayatın içinde” gerçekleşir.
Yazmadığın o günler için hissettiğin suçluluk, kapitalist üretim modelinin sanatçı ruhuna yaptığı bir baskıdır. Bu baskıyı reddet.
Hemingway, “İlham perisini beklemem” derdi ama o bile, yazının tıkandığı yerde masayı terk edip okyanusa açılmayı, balık tutmayı, barlarda insanları dinlemeyi bilirdi.
Çünkü biliyordu ki; kuyu kurumuşsa, başında beklemek suyu getirmez. Yağmurun yağmasını, toprağın suyu emmesini beklemek gerekir.
Bölüm 2: Kuluçka Dönemi (The Incubation Period) ve Nörobilim
“Yazmıyorum” dediğin anda beyninde neler oluyor, hiç düşündün mü? Bilim, senin “tembellik” sandığın o anların, aslında beynin en yoğun çalıştığı anlar olduğunu kanıtlıyor.
Yaratıcılık üzerine yapılan en kapsamlı çalışmalardan biri, Graham Wallas’ın 1926’da yayınladığı “The Art of Thought” (Düşünme Sanatı) eseridir.
Wallas, yaratıcı süreci dört evreye ayırır:
Hazırlık (Preparation): Araştırma yaptığın, okuduğun, konuya odaklandığın an.
Kuluçka (Incubation): İşte sihirli bölge burasıdır. Sorunu bilinçli zihninden uzaklaştırırsın. Yazmayı bırakırsın. Yürüyüşe çıkarsın, duş alırsın, uyursun.
Aydınlanma (Illumination): O meşhur “Evreka!” anı. Fikir bir anda parlar.
Doğrulama (Verification): Fikri kağıda döktüğün ve düzenlediğin an.
Çoğu yazar, 1. aşamadan direkt 4. aşamaya atlamaya çalışır. Masaya oturur (Hazırlık) ve hemen mükemmel cümleyi yazmayı (Doğrulama) bekler. Aradaki o hayati “Kuluçka” evresini atladıkları için tıkanırlar.
Sen o gün yazmadığında, aslında beynini “Varsayılan Mod Ağı“na (Default Mode Network – DMN) alıyorsun.
Nörobilimde bu ağ, biz odaklanmadığımızda, hayallere daldığımızda devreye girer. DMN, geçmiş anıları, gelecekteki planları ve alakasız görünen bilgileri birleştirir.
Sen bulaşık yıkarken veya trafikte beklerken, bilinçaltın o yazının en zor paragrafını arka planda çözmektedir.
Dolayısıyla, yazmadığın günler “boş” günler değildir.
Onlar, bilgisayarın “render” aldığı günlerdir. Render bitmeden dosyayı açmaya çalışırsan, hata verirsin.
Bölüm 3: Toprak Metaforu ve “Nadas” Bilgeliği
Anadolu coğrafyasında büyüyen herkes “nadas” kavramını bilir. Toprak bir yıl ekilir, sonraki yıl boş bırakılır. Neden? Çiftçi tembel olduğu için mi?
Hayır. Toprak, kaybettiği mineralleri geri kazansın, dinlensin, güneşle ve yağmurla haşır neşir olsun diye.
Eğer toprağı (zihnini) her gün, aralıksız ekersen ne olur? Toprak verimsizleşir. Ürün (yazı) cılızlaşır, tatsızlaşır. Sonunda toprak küser ve çoraklaşır (Tükenmişlik Sendromu / Burnout).
Bir yazar olarak senin zihnin de organik bir tarladır. Sürekli “hasat” yapamazsın. Bazen sadece güneşlenmesine izin vermelisin.
Yazmadığın günler, senin nadas günlerindir. O günlerde zihnine kelime ekmezsin, ama zihnin hayatı emer.
Bir dost sohbetindeki kahkahayı, bir cenaze evindeki sessizliği, rüzgarın ağaçlarda çıkardığı sesi, bir çocuğun hayretini.
Bunlar, toprağı besleyen azot ve fosfor gibidir. Sen yazmadığını sanırsın ama aslında toprağın güçleniyordur. Ve tekrar masaya oturduğunda, o topraktan fışkıran ürünün kalitesine, bereketine sen bile şaşırırsın.
Bölüm 4: Pasif Tembellik vs. Aktif Gözlem: İnce Çizgi
Buraya kadar okudukların seni rahatlattı, değil mi? “Oh be, yazmamak harika bir şeymiş” dedin.
Ama dur. Burada çok tehlikeli bir tuzak var.
Yazmamak ile tembellik yapmak arasındaki çizgi, kıldan incedir. “Kuluçka dönemi” ile “kaytarmak” aynı şey değildir. Bu ayrımı yapamazsan, nadasa bıraktığın tarlan dikenlerle dolar.
Pasif Tembellik Nedir?
Yazmadığın gün boyunca beynini uyuşturmaktır. Saatlerce TikTok kaydırmak, anlamsız diziler izleyip beyni “çöp” veriyle doldurmak, hiçbir şey düşünmeden uyumak.
Bu nadas değildir, bu zihinsel çürümedir. Buradan geri döndüğünde yazın daha iyi olmaz, aksine yazma kasların erimiş olur.
Aktif Gözlem (Üretken Sessizlik) Nedir?
Yazmadığın günlerde bile “yazar kimliğini” cebinde taşımaktır.
Okumak: Başka yazarların bahçelerinde gezmek. Kelime dağarcığını beslemek. İyi bir yazar, yazdığından on kat fazlasını okur. Yazmadığın gün, okuma günüdür.
Dinlemek: Bir kafede yan masadaki diyaloğa kulak misafiri olmak. İnsanların konuşma ritimlerini, kelime seçimlerini analiz etmek.
Not Almak: Masada değilsin ama telefonunun not defteri veya cebindeki küçük defter hep hazırdır. Aklına gelen bir imgeyi, duyduğun ilginç bir deyimi, gördüğün bir ışık oyununu not edersin.
Yaşamak: Yeni deneyimlere atılmak. Hiç gitmediğin bir sokağa girmek, hiç tatmadığın bir yemeği yemek. Çünkü yazacak “malzemen” yoksa, ne kadar iyi cümle kurduğun önemsizdir.
Yani; yazmadığın günlerde de aslında yazıyorsundur. Sadece parmaklarınla değil, gözlerinle, kulaklarınla ve kalbinle yazıyorsundur. Eğer bu bilinçteysen, o boş günler paha biçilemezdir.
Ama sadece “canım istemiyor” diyip yatıyorsan, geçmiş olsun, o sadece tembelliktir.
Bölüm 5: Sessizliğin Okuyucu Üzerindeki Etkisi
Biraz da madalyonun diğer yüzüne, okuyucuya bakalım.
Sürekli konuşan bir insanı ne kadar dinleyebilirsiniz? Hiç susmadan, nefes almadan, aralıksız anlatan biri. Bir süre sonra başınız ağrır, dikkatiniz dağılır ve oradan uzaklaşmak istersiniz.
Blog yazarlığı da böyledir. Okuyucuyu sürekli içerik bombardımanına tutmak, her gün önlerine vasat yazılar koymak, onlara saygısızlıktır.
Okuyucu, nitelik ister. Okuyucu, “Bu yazar benim için düşünmüş, taşınmış, damıtmış ve bana en iyisini sunuyor” hissini ister.
Arada verdiğin o boşluklar, okuyucunun seni özlemesini sağlar. “Acaba ne zaman yazacak?” beklentisi yaratır. Ve sen, o sessizliğin ardından “dolu” bir yazıyla döndüğünde, etkisi katbekat fazla olur.
Bir yazar olarak senin görevin sayfayı doldurmak değil, okuyucunun ruhunu doldurmaktır. Eğer senin ruhun boşsa, sayfayı doldurman bir anlam ifade etmez.
Dolayısıyla; dolmak için durmak zorundasın. Kendi deponu fullemeden, başkasına yakıt veremezsin.
Bölüm 6: İçsel Muhasebenin Değeri
Yazının başında sorduğun sorulara dönelim: “İlham mı gelmedi? Gündelik hayat mı meşgul etti? Yazdıklarının okunmaması mı moralini bozdu?”
Bu sorularla yüzleşmek, klavye tuşlarına basmaktan daha zordur. Çoğu yazar bu yüzleşmeden kaçmak için “yazıyormuş gibi” yapar. Çöp içerikler üretir, yapay zeka ile metinler oluşturur, sırf “yazdım” diyebilmek için kelime israfı yapar.
Ama sen durdun. Bu duruş, bir cesarettir. “Şu an söyleyecek kayda değer bir sözüm yok, o yüzden susuyorum” diyebilmek, büyük bir olgunluktur.
Çünkü boş konuşmaktansa, susmak evladır.
Bu içsel muhasebe günleri, senin rotanı çizer. Belki de yazdığın konu seni heyecanlandırmıyor? Belki tarzını değiştirmen gerekiyor? Belki de sadece yorgunsun?
Bu cevapları, yazarken değil, dururken bulursun. Yazmadığın günler, yazarın kendine tuttuğu aynadır. O aynaya bakmaktan korkma.
Sessizliği Bozacağın Ana Hazırlık.
Yazmadığın günler, yazının düşmanı değildir. Onlar; virgüllerdir, noktalardır, paragraf başlarıdır. Onlar, nefes alma duraklarıdır.
Ancak unutma; her nadasın bir sonu, her kuluçkanın bir çatlama anı vardır. Sonsuza kadar hazırlık yapamazsın.
Toprak dinlendi, zihin doldu, notlar alındı, gözlemler yapıldı. Şimdi o biriken enerjiyi serbest bırakma zamanı.
Yazmadığın günlerin hakkını verdiysen, masaya oturduğunda kelimeler bir nehir gibi akacaktır. Zorlama olmayacaktır. Tıkanıklık olmayacaktır.
Çünkü sen yazmadığın o günlerde, aslında barajın arkasında suyu biriktirdin. Şimdi kapakları açma vakti.
Bir dahaki sefere kendini yazmadığın için suçlu hissettiğinde, derin bir nefes al ve kendine şunu söyle:
“Ben şu an yazmıyorum, çünkü daha iyi yazmak için hazırlanıyorum. Sessizliğim, fırtınanın habercisidir.”
Ve o fırtına koptuğunda, herkes senin neden sustuğunu anlayacak.
Şimdi! Çayın bittiyse ve yeterince demlendiysen, o ilk cümleyi kurmaya hazırsın.





Hayatım boyunca hiçbir zaman sadece haftalık takvime uymak için yazmadım. 1 Kasım 2015 – 4 Ağustos 2019 tarihleri arasında tam 197 hafta boyunca aralıksız olarak yazdığım “Pazar Yazısı” serisini yazarken bile, daima içimden geldiği gibi çok severek samimi bir şekilde yazdım. Bir süre sonra mesleğim gereği yaklaşık iki yıl kadar blog dünyasından uzak kalmak zorunda kaldım. Bu iki yıllık süreçte elbette daima yazdım. Ama eskisi gibi, Mustafa olarak yazdıklarımı paylaşamamamın verdiği üzüntü hep içime dert oldu. Çok uzun süre sessizce buralara geldim, yazılarınızı okudum. Takip ettiğim “kişisel blog” listemi haftada iki üç kere ziyaret ettim. Bu kadar uzun süre ara verince elbette çok şey biriktirdim içimde. Yıllardır bir şeyler yazmış bir blog yazarı olarak, bünye yine yazmak istiyordu. Ve dayanamayıp tekrar Mustafa olarak aranıza döndüm. Döndüğümde eskiden okuduğum blogların bir çoğunun halen burada olması ve halen beni hatırlayanların olması beni çok mutlu etmişti. İşte bu yazmak için yeni bir sebepti. Uzun lafın kısası, bizler yazmadan duramayız, durmayacağız.
Merhaba Mustafa,
Yorumunu okurken, yıllardır bir masanın başına oturup yazan birinin kalp atışlarını hissettim. 197 hafta boyunca aralıksız yazmak her yazarın harcı değildir; bunu yalnızca gerçekten “yazmadan duramayanlar” başarabilir. O serinin her bir yazısına içini koyduğun ne kadar belli oluyor.
İki yıllık zorunlu sessizlik hâlâ satırlarının arasına sızıyor. O suskunlukta bile yazmayı bırakmamış olman, yazının gerçekten bir yaşam biçimi olduğunu gösteriyor. Ve bunca zamandan sonra “Mustafa olarak” dönmen… Ne güzel söyledin.
Biliyor musun, yazılar bazen kaybolur ama yazanlar birbirini hep bir yerden tanır. O yüzden senin geri dönüşün, sadece kişisel bir dönüş değil; aynı zamanda blog dünyasının içindeki bir boşluğun yeniden dolması gibi.
İyi ki varsın.
İyi ki yeniden yazıyorsun.
Ve evet, dediğin gibi:
Bizler yazmadan duramayız. Durmayacağız.
Blogculuk serüvenim lise 1’de Coğrafya öğretmenimin tahtaya tr . gg sitesini yazmasıyla başlamıştı. Araştırırken ben de ilk bloğumu oradan açmıştım. Derken blogspot, (tumblr), wordpress diye devam etti. Bu süreçte çoğu blog sistemini de deneyimledim. Sonra domain aldım ettim derken bir bakmışım her sene hosting ödemesi yapıyorum. İşin ekonomik boyutu bir yana ilk açtığım blog sayfamı wordpress sistemine geçirdiğimde yaklaşık 1500 tane yazı vardı. Her bulduğum fikri, her rehber olabilecekte içeriği, izlediğim her filmin incelemesini, adeta aklıma ne geldiyse yazıyordum. Yazdıkça işin profesyonel tarafını da tatmış oldum. Anladım ki her telden yazınca işler yürümüyor. Dolayısıyla öğretmen olduğumda materyallerimi paylaşacağım sitede bir oyun ile ilgili rehberin olması garip olurdu. Bir site böyle açtım. Sonrasında konu bulamadıkça yazma sıklığım azaldığı için ilk açtığım bloğa pek bir şey girememeye başladım. Bu süreçte ayda en az 2 yazı olan sınırı ayda bir yazıya düşürmüştüm. Önceleri ayda neredeyse 10 yazı girdiğim oluyordu. Askere gittiğimde bile blog boş kalmasın diye 6 aylık yazı yazıp planlamıştım. Derken güzel bir domain bulup kendime ait kişisel bir web sayfası açtım ve seo ayarları yapılmış olsa da bunu dert etmeden istediğim gibi yazabildiğim bir bloğu da buraya ekledim. Şu an üç bloğum olsa da hepsine yazı yazıyorum. Ama kişisel bloğa sık yazı girmemek beni üzmüyor. Orası bir günlük sayılır benim için. Şu aralar okuduğum kitapları yazıyorum. İlk blogdaki film incelemelerimi oraya taşımayı düşündüm ama şimdilik kalsın sonra bakarız diyorum sürekli. Arada ilk bloğu kapatmak da geliyor aklıma ama anısı var yapamıyorum. Blog yazarken hep bırakıp geri dönenleri görmüştüm. Bazen kendime yaptığım bu yoğun blog mesaisinden dolayı bazen bunu ben de düşünüyorum ama düşünürken bile o sırada blogda bir şeyler karalıyor oluyorum. Bu bizim bir parçamız olmuş bence. İnternette var olmak, eser bırakmak harika bir duygu. Bunu yaşayıp tecrübe edebiliyor olmamız bile şükretmek için yeterli bir sebep.
Selam Furkan,
Satırlarında bir yolculuğun izlerini gördüm. İnsan, kendi yazı geçmişine dönüp baktığında aslında hayatının küçük bir haritasını da görmüş oluyor. Senin blog hikâyen de tam olarak öyle.
Bir coğrafya öğretmeninin tahtaya yazdığı basit bir adresle başlayan serüven, bugün üç ayrı bloga, binlerce yazıya ve yıllara yayılan bir emeğe dönüşmüş. Bu, dijital dünyada kök salmak demek.
Aslında hepimiz blog açıyoruz, kimi üç beş yazıdan sonra bırakıyor, kimi dönüp dolaşıp yeniden başlıyor.
Ama senin yazdıklarında farklı bir kararlılık var: Askere giderken bile yazı planlamış olman, bu işin senin için ‘geçici bir uğraş’ değil, hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor.
Her telden yazmanın zorluğuna değinmişsin ama ben buna biraz farklı bakıyorum: Hayat da her telden değil mi zaten? Bazen öğretmenliğinle, bazen izlediğin bir filmle, bazen de aklına düşen bir fikirle var oluyorsun. O yüzden eski blogunu kapatmak istememen çok anlaşılır. Çünkü o sayfalar, sadece internetin değil, senin hayatının da arşivi.
Bugün yazma sıklığın azalsa bile bunun önemi yok. Çünkü asıl kıymet, o sayfalarda bıraktığın izler. Sen yazmaya devam ettikçe, internetin kalabalığında bir köşe hep sana ait olacak. Ve gün gelip dönüp baktığında, işte o köşe sana ‘iyi ki yazmışım’ dedirtecek.”
Acayip iyi geldi bu yazı.
Onur, sen neredesin?