Geçtiğimiz günlerde, Evren Soyuçok’un “Blog Yazarlığında 20 Yılı Doldurdum” başlıklı yazısını okudum. Kısa değildi, ama hiç bitmesin istedim.

Evren Soyuçok için..

tarafından gönderildi

Geçtiğimiz günlerde, Evren Soyuçok’un Blog Yazarlığında 20 Yılı Doldurdum” başlıklı yazısını okudum.

Kısa değildi, ama hiç bitmesin istedim. Çünkü orada sadece bir blog yazarının yıl dönümü kutlaması yoktu; orada bir ömrün sessizce akan günlerine, yazıya tutulmuş bir aynaya bakışı vardı. Ve o ayna ister istemez beni de içine çekti. Kendi yıllarıma, kendi yazılarıma, kendi suskunluklarıma.

Bir blog yazarı olarak bu yazıya kayıtsız kalmak imkânsız. Zira Evren’in cümlelerinde yalnızca onun hikâyesi yok; bizim gibi yazmayı hâlâ bırakmamış, ısrarla kelimeye tutunmuş herkesin hikâyesi var. Yazamadığımız zamanların vicdanı, yazdıklarımızın tevazusu var.

2005’ten 2025’e: Bir Blogdan Daha Fazlası

Evren, blog yazarlığına 2005 yılının Temmuz ayında başlamış. Henüz üniversite öğrencisiyken, Aydın’ın bunaltıcı sıcaklarında atılan ilk satır.

Yıllar sonra, İstanbul’da bir parkta yazdığı satırlarda o ilk günkü samimiyet hâlâ hissediliyor. Bu bana şunu gösteriyor: Blog yazmak bazıları için dijital bir günlük değil, bir yaşam biçimi. Tıpkı Evren’in satırlarında belirttiği gibi:

“Bu blog sadece bana ait değil; aynı zamanda evrenin günlüğü.”

Bu cümle hem iddialı hem de çok tanıdık. Çünkü bir blog, zamanla sadece sahibinin değil, okuyan herkesin içine bir şey bıraktığı kolektif bir hafızaya dönüşür.

Evren bunu çok iyi kavramış. Evren Günlüğü, 20 yıl boyunca hem bireyin hem çağın izlerini taşıyan bir arşiv hâline gelmiş.

“Yazdıklarım kadar yazamadıklarım da benim”

Bu satıra geldiğimde durdum. Gerçekten durdum. Çünkü yazmak, çoğu zaman susmanın başka bir biçimi. Bazen yazdığımız her cümle, aslında yazamadıklarımızın gölgesinde şekillenir.

Bloglar da işte o gölgelerin iz düşümü. Bazen cesurca yazabildiklerimiz, bazen dolaylı bir biçimde ifade ettiklerimiz, bazen de yıllar sonra silmeden bıraktığımız satırlar…

Evren’in “yazamadıklarım da benim” deyişi, blog yazarlığına yıllarını vermiş biri olarak içime işledi. Çünkü gerçekten de biz sadece yazmaz, aynı zamanda susarız da. Blog dediğimiz şey yalnızca bir yazı mecrası değil; aynı zamanda kendi içimizdeki çalkantılara tuttuğumuz sessiz bir ayna.

Dijital Değil, Dirençli Bir Hikâye

20 yıl boyunca aynı blogda yazmaya devam etmek.. Bu, dışarıdan bakıldığında belki sıradan bir istikrar gibi görünebilir ama dijital çağda bu bir tür direniştir. Her şeyin hızla tüketildiği, içeriklerin algoritmalara boyun eğdiği, okurun bile sadakatini kaybettiği bu dünyada yazmaya devam etmek bir duruştur.

Evren’in blogu, okunmak için değil, yazmak için yazılmış gibi. Yani yazının kendisine duyulan saygı ve bağlılıkla.

Bu da günümüz “içerik üreticiliği” anlayışının çok ötesinde bir yerde duruyor. Blog yazarlığı onun için ne bir pazarlama aracı, ne bir kazanç kapısı… Belki de bu yüzden 20 yıl dayanabildi.

Kendimle Yüzleşmemi Sağladı

Evren’in yazısı beni kendi blog geçmişime döndürdü. Kaç kere yazmaya başladım? Kaç kere “bu son” dedim? Kaç kere silip yeniden yükledim? En önemlisi: kaç kere kendimden vazgeçip, yazıdan tutundum?

Evren, blogunu bir “anı” değil, bir “tanıklık” olarak görmüş. Ve bunu 20 yıl boyunca istikrarla sürdürebilmiş. Bu satırlarda kendimi gördüm. Belki benim yolum 20 yıl değil ama, o hissi iyi tanıyorum. Sessizce yazmaya devam etmenin verdiği o huzuru. Belki de içimize attığımız en güzel yalnızlıktır bloglar.

Son Söz: Bir Blogdan Daha Fazlası

Evren’in yazısını bir kutlama olarak değil, bir “veda etmeme” manifestosu olarak okudum. O yazıda bir “bırakmamışlık” vardı. Ve bu bana umut verdi. Çünkü hâlâ yazmaya devam eden birileri varsa, kelimelerin hâlâ anlamı vardır.

Bugünlerde blog yazarlığı modası geçmiş, “eski usul” bir uğraş gibi görülüyor olabilir.

Ama şunu bilmeliyiz: Biz yazdıkça, dijital olan da insanîleşir. Yeter ki gerçekten yazalım. Algoritmalar için değil, kendimiz için. Kendi hafızamız, kendi zamanımız, kendi kelimemiz için.

Teşekkürler Evren Hocam,

Yirmi yıl boyunca susmayıp yazdığın için. Ve hepimize yazmayı hatırlattığın için..

2 yorum

  1. Yazıyı görünce öncelikle çok şaşırdım, okudukça da duygulandım. Sanırım yirmi yıllık blog yazarlığımda adıma yazılmış -öyle ki başlığa taşındığım- ilk yazı. Hani hiç ödül almadığımdan bahsediyorum ya söz konusu yazımda; yazın, benim için yirminci yılda gelmiş bir Altın Kelebek gibi oldu âdeta.

    Yazdıklarımı okumakla kalmayıp satır aralarını öyle güzel analiz etmişsin ki… Yazılanlar kadar yazılamayanları sanki sen dile getirmişsin ve her iki yazıda birbirini tamamlamış. Türkiye’de blog yazarlığı tarihi, bu iki yazıyla özetlenmiş; senin cömert katkınla, ikimizin imzasıyla.

    “Blog dediğimiz şey yalnızca bir yazı mecrası değil; aynı zamanda kendi içimizdeki çalkantılara tuttuğumuz sessiz bir ayna.”

    Bir blog yazarının, bir başka blog yazarının başarısını takdir etmesi pek alışık olmadığımız bir durum. Zaten çoğunlukla diğer sosyal mecra aktörlerinin aksine birbirimizle iletişimimiz daha azdır. Buna rağmen, blog yazarlığında yirmi yılı geride bırakan birini ve onun yazısını kendi bloğunda konu edinmen kendi adıma çok kıymetli, çok onurlu bir davranış. Yazmaya değer gördüğün için çok teşekkür ederim.

    Yazını birkaç kez okudum. Ne kadar duygulandığımı anlatamam.

    “Evren’in blogu, okunmak için değil, yazmak için yazılmış gibi. Yani yazının kendisine duyulan saygı ve bağlılıkla.”

    Öyle doğru bir tespit ve güçlü bir tanımlama ki bu. Yazıya ve yazmaya, özellikle Türkçeye olan bağlılığım, onu hâlâ öğrenme yolculuğum evren günlüğü’nü temellerinden biri. Gün gelir bir yeni medya öğrencisi bu blog üzerine tez yazacak olsa yukarıda kurduğun cümle kadar anlayamaz ve anlatamazdı evren günlüğü’nü.

    “Evren’in yazısını bir kutlama olarak değil, bir ‘veda etmeme’ manifestosu olarak okudum. O yazıda bir ‘bırakmamışlık’ vardı.”

    Tam olarak senin okuduğun şekilde. Bloğu kapatmayı, blog yazarlığını bırakmayı 2005’ten beri hiç düşünmedim. Yazılarımın sıklığı zaman zaman azaldı, bazen yazmak istemedim ama hiç bırakmadım. Her yıl dönümünde özel bir yazı yazmam gerektiğini düşünsem de bunu es geçtiğim oldu. Ancak yirminci yıl öyle değildi. Çokça üzerine düşündüğüm, duygulandığım, yürüyüp geçtiğim yollara dönüp baktığım birkaç gün yaşadıktan sonra senin buraya taşıdığın o yazıyı yazabildim.

    Blog yazarlığının modası hiç geçmedi, çünkü hiçbir zaman moda olmadı. Bir dönem popülerdi, merak uyandırıyordu, ilgi duyuluyordu. Şimdilerde bu ilgi ve merak gibi yönelimler bloglara, blog yazarlığına azalmış gibi görünebilir. Fakat… Ben artık olaya “blog” ve “blog yazarlığı” özelinde bakmanın “eksik” bir bakış açısı olduğunu fark ettim. Asıl mesele “yazmak”. Ve yazmaya karşı “video içerik üretimi ve tüketimi” devrimine rağmen artan bir ilginin olduğunu görüyorum. Görmüyorum, bizzat yaşıyorum, deneyimliyorum. Bizimki gibi bir blog açmasa da yüzlerce, binlerce insan; Medium’da, Substack’ta veya X’te bir şekilde yazma, yazılı içerik üretme iştahı içinde. Bunu çok ama çok değerli buluyorum. Çünkü senin de vurguladığın gibi biz yazdıkça dijitalin insanileştiğini fark ediyoruz.

    Değerli yazın, yorumun ve iyi temennilerin için yürekten teşekkür ederim. Bu dijital yolculukta beraber yol almaya, yoldaşlık etmeye uzun yıllar devam etmek ümidiyle…

    1. Evren Hocam merhaba,

      Yorumunuzu da yazınız gibi büyük bir dikkat ve keyifle okudum. Blog yazarlığında 20 yılı geride bırakmış olmanız gerçekten takdire şayan bir istikrar ve bağlılık göstergesi. Dijital dünyanın hızlı tüketilen, geçici içeriklerle dolup taştığı bir çağda, aynı mecrada iki on yılı geride bırakmak artık neredeyse bir edebî direnç eylemi gibi görünüyor.

      Anlattıklarınız, bir blogun yalnızca yazıların toplandığı bir platform olmadığını, zamanla insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin bir aynası hâline geldiğini hatırlattı. Satır aralarındaki durgunluk, yeniden başlama cesareti, kişisel dönüşümler… Hepimiz için tanıdık duygular ama böylesine yalın ve içten anlatımlarla karşılaşmak artık nadir.

      Siz kendi yolunuzu yürürken aslında bir iz de bırakıyorsunuz. Belki farkında olmadan, bugün yazmaya heves eden ya da yolunu kaybetmiş hisseden birçok kişiye sessizce ilham veriyorsunuz. Bu da blog yazarlığının hâlâ ne kadar değerli bir alan olduğunu gösteriyor.

      Umarım bu yolculuk, yeni anlamlarla ve okuyucularla zenginleşerek devam eder.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.