Sen şu an bu satırları okurken, ben muhtemelen başka bir şeyler yazıyorum. Ya da hiçbir şey yazmıyorum sadece ekrana bakıyorum, kafamda yarım kalmış bir cümle dönüp duruyor. Ama şunu biliyorum: Bir yerde, bir ekran karşısında, benim yazdıklarımı okuyan biri var. Ve bu düşünce beni her seferinde duraksatıyor.
Seni tanımıyorum. Adını bilmiyorum, hangi şehirde oturduğunu bilmiyorum. Bu yazıya nasıl geldiğini de bilmiyorum belki Google’dan, belki bir yerden paylaştım, belki tamamen tesadüfen. Ama şu an buradasın. Ve bu küçük gerçek, yazmaya devam etmemin en büyük nedeni.
Kim Olduğunu Merak Ediyorum
Admin panelini her açtığımda rakamlar görüyorum. Bugün şu kadar kişi geldi, şu sayfayı okudu, şu kadar dakika geçirdi. Ama o rakamların arkasında ne var? Bir insan. Belki yorgun bir insan. Belki telefona uzanmış, yatağında uzanmış, molasında birkaç dakika bir şeyler okumak isteyen biri.
Seni düşündüğümde aklıma hep somut sorular geliyor:
Sabah mı okuyorsun bunu, gece mi? Bir şeyler ararken mi denk geldin bu yazıya, yoksa zaten buraya gelmeyi alışkanlık mı edindin? Yazdıklarımdan bir tanesini okuyup bunu ben de düşünmüştüm zaten diye içinden geçirdin mi hiç?
Bunu neden soruyorum? Çünkü yazmak, aslında tahmin etmektir. Her cümleyi yazarken kafamda bir okuyucu canlanıyor. O okuyucunun nerede duraksayacağını, neye güleceğini, neyi atlayacağını düşünüyorum. Ve o hayali okuyucunun sen olduğunu umuyorum.
Yayınla Tuşuna Bastıktan Sonra
Bir yazıyı bitirip yayınladığım an tuhaf bir sessizlik çöküyor üstüme. Saatler harcadım. Yazdım, sildim, tekrar yazdım. Bir cümleyi beş farklı şekilde kurdum diye neredeyse sinir krizi geçirdiğim oldu. Sonunda oldu bu dedim ve bastım o tuşa.
Sonra bekliyorum.
İlk birkaç saat hiçbir şey olmuyor. Sonra bir istatistik geliyor biri okumuş. Kim? Nereden? Ne düşündü? Hiçbir fikrim yok. O kişi geldi, belki okudu, belki yarıda bıraktı, gitti. Arkasında tek bir iz bırakmadı.
Bu his garip. İnsanla dolu bir odada konuşup kimsenin yüzünü görememeye benziyor. Sesinin ulaştığını biliyorsun ama yankısını duyamıyorsun.
Bazen şunu da düşünüyorum: Acaba yanlış bir şey mi yazdım? Fazla mı kişisel oldu? Fazla mı genel? O paragrafı silseydim daha mı iyiydi?
Yayınlamak cesaret ister. Her seferinde.
Seninle Gerçekten Konuşmak İstiyorum
Blogu bir yayın organı gibi düşünmüyorum. Yani, içerik üretiyorum, sen tüketiyorsun ilişkisi kurmak istemiyorum seninle. Bu bana soğuk geliyor. Tek taraflı geliyor.
Aslında istediğim şey şu: Bir yazıyı okuduktan sonra kafanda bir şeyler dönüyorsa katılıyorsan, katılmıyorsan, ben bunu farklı yaşadım diyorsan bunu duymak istiyorum.
Yorum yazmak zor geliyor, biliyorum. Ne yazacağım ki? diye düşünüyorsun. Yazarın bunu okuması garip olmaz mı? diye. Ya da sadece vakit yok, geçip gidiyorsun.
Ama şunu söyleyeyim: Bir okuyucunun bıraktığı tek cümle, bazen bir yazıyı yazmak için harcanan tüm enerjiyi geri veriyor. Bunu okuyunca şunu düşündüm kadar basit bir şey bile yeterli.
Sana Bir Sorum Var
Şu an bu yazıyı okurken içinden bir şeyler geçti mi?
Belki küçük bir şey. Belki ben de bunu hissediyorum ya da hayır, ben böyle düşünmüyorum diye bir ses. O sesi duyduysan, aşağıya yaz. İki cümle bile olsa.
Çünkü yazmak aslında bir davet. Ve sen buraya gelmişsen, daveti zaten kabul etmişsin demektir.
Gerisi konuşmak.






Merhaba, yazınızı okurken bir çok duygu halinde ortaklaştığımızı hissettim. Ben de yazı yazarken bin dereden su getiriyorum, siliyorum tekrar yazıyorum. Bu silme ve tekrar yazma işi için bilgisayar olmasaydı herhalde odamdaki çöp kovasını bir kaç kez kağıt yığınlarından temizlemek zorunda kalırdım. Havada uçuşan kağıtlar benim zihnimde gerçekleşiyor. Yazma eylemi anında sizin gibi ben de hep okuyucuyu düşünüyorum, kendimi okuyucunun yerine koymaya çalışıyorum. Empati mi yoksa sempati mi kuruyorum kestiremiyorum.
Bir dağın yamacında veya boş bir odada yüksek sesle bağırırsın sesin yankı yapar sana geri gelir ya biraz da böyle bir duygu halindeyiz sanki.
Merhaba, bu yorumu okurken ben de duraksadım bir an. Havada uçuşan kağıtlar benim zihnimde gerçekleşiyor bunu okuyunca tam olarak o hissi yaşadım, kelimelerle tarif etmeye çalıştığım ama bir türlü beceremediğim o içsel karmaşayı siz bir cümleyle kurmuşsunuz.
Empati mi sempati mi sorusuna gelince: bence ikisi de değil, belki daha doğru kelime ortaklaşmak aynı şeyi farklı odalarda yaşamak. Dağ yankısı metaforu da tam yerine oturmuş; evet, biraz öyle. Bazen o yankının geri gelmesi için yıllar geçiyor, bazen tek bir yorum yetiyor. Bu yorum, bugün benim yankım oldu. Teşekkür ederim.